|
GELİNLİK...
1983 yılının mayıs ayıydı. Konya Askeri Cezaevinden alınarak başka bir mahkemem
için İzmir Buca Cezaevine getirildim.Yol boyunca tam bir ölüm mahkumu muamelesi
görmüş, dünyaya bir veda psikolojisi ile bakmıştım... İçimde bir his "bu güneşi,
bu ağaçları, bu dünyayı bir daha göremeyeceksin" diyordu...
Bu duygularla bir şafak vakti, Buca Cezaevine teslim edildim. Beni en çok
sevindiren, aylar sonra Buca Cezaevinde bulunan arkadaşlara kavuşmam olmuştu.
İhtilalden üç yıl sonra da, onlarla ilk defa görüşecek, ilk kez de kucaklaşma
imkanı bulacaktım. Ama beni asıl sevindirecek olan, bir kaç hafta önce idam
cezasına çarptırılan Halil Esendağ'la Selçuk Duracık'ı görmem olacaktı. Bundan
dolayı müthiş heyecanlanıyordum.
İdam alan ve aylarda beri ölüm hücresinde infazı bekleyen arkadaşların halet-i
ruhuyilerini, ölüm cezasını nasıl karşıladıklarını merak ediyordum. Mahkeme
saati yaklaştıkça yavaş yavaş koğuşlardan çıkarılan tutuklular da kapıda
görünmeye başladılar. Gelenler içinden tanıdıklar çıkınca kucaklaşıyor, derin
bir hasretle birbirimize sarılıyor duygulu anlar yaşıyorduk.
Merak içindeydim, üç yıl görmediğim Halil acaba ne durumdaydı? Neredeyse
kesinleşen cezasını nasıl karşılamıştı? Kafam bu sorularla meşgulken, Halil
Esendağ mütebessim bir yüzle çıka geldi. Yüzü çektiği çilelerle temizlenmiş,
parlatılmış gibiydi. Asırlardır birbirimizi görmemiş insanlar gibi hasretle
kucaklaştık. Sanki kalplerimizden birbirimize tatlı, ılık bir şeyler akıyordu.
Kısa bir hal-hatır fırsatı bile bulamadan gardiyanlar çağırdı, ikişer ikişer
kelepçelenerek ring araçlarına bindirildik. İsteğim üzerine benim elim Halil'in
eli ile kelepçelenmiş; böylece mahkemeye gelinceye kadar yolda bir kaç kelime
konuşma imkanımız olmuştu ...
O konuşurken bütün dikkatim satır aralarına gizlenmiş gerçek düşüncelerindeydi.
Acaba korkuyor muydu? Acaba herhangi bir irade zaafı geçirmiş miydi? Vakit
ilerledikçe Halil'in tek kelime ile; onu yendiğini ve ona çoktan hazır olduğunu
görecektim. Ölümden bahsederken gülüyor, " Allah (c.c)'tan ne gelirse baş
üstüne" diyordu.
Mahkemeye gelirken zaman zaman öteki arkadaşların sorularına cevap veriyor,
böylece önceki mahkemeye giderken de olup bitenden haberdar oluyordu...
Bir arkadaş "gönderdiğimiz GELİNLİKLERİ aldınız mı?" diye sorunca "aldık" demiş,
"nasıl oldu" deyince de "biraz uzun oldu" deyivermişti.
Sonraları mahkemem İzmir'de kalmama karar verince, bende soruyu soran
arkadaşlarla aynı koğuşa konulmuş, o zaman bu gelinlik meselesini sormuştum.
"Nedir bu gelinlik? Ben bir şey anlayamadım." deyince anlattılar.
Geçen mahkeme Halil bizden iki kefen istedi. Devletin idam esnasında giydirdiği
kefenin torba gibi bir şey olduğu, o kefenleri giymeleri halinde ellerinin,
kollarının içerde kalacağını, rahat can çekişemeyeceklerini söyledi.
Bizde koğuşa dönünce, elimizdeki avucumuzdaki parayı bir araya getirdik, iki
kefen alacak parayı bulamadık. Koğuşta 23 kişiyiz, üzerimizden iki kefen parası
çıkmadı. Sonunda bir arkadaşımızın ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi
cezaevi terzisine diktirerek onlara gönderdik. Gelinlik dediğimiz onlara
gönderdiğimiz kefenlerdi...
Çok sonradan anlamıştım "gelinliklerimiz uzun geldi" derlerken kefenleri
giydiklerini.. Kim bilir kaç gece Azrail(a.s)'i beklerken öylece
sabahlamışlardı...!
Şu satırları yazdığım sırada düşünmeden edemiyorum, 23 ülkücü iki kefen alacak
parayı bulamıyordu. Ama halbuki tam o sırada Türkiye'de, Avrupa'da paralar
toplanıyor ama nedense bir türlü cezaevine ulaşamıyordu...
Bu hareketin kefen soyuculuktan zengin olan nice haini şimdi itibarlı adam
rolünde geziyor; ama kim kimden hesap soracak?
Mahkeme salonunda duruşma saatini beklerken artık ölümü yendiğine emin olduğum
Halil'e sormuştum." Nasıl bir gecede asılmak istersin?" Halil biraz düşünmüş
daha sonra cevap vermişti...
" Yağmurun hafif çiselediği bir gecede..."
Duruşmadan sonra mahkeme benim İzmir'de kalmama karar vermiş, arkadaşlarla
birlikte Buca Cezaevine dönmüştüm. Kapı altında Halil aramızdan alınmış, başka
bir aleme götürülür gibi götürülmüştü. Bunun onu son görüşüm olduğunu
biliyordum.
Cezaevinde gazeteler her sabah bir sergi üzerinde koğuş kapılarına getirilir,
tutuklular mazgal deliğinden uygun gördüklerini alırlardı. Gazetelerimiz bir kaç
defa gelmemiş, sonra da bunun manasını anlamıştık. İdam cezalarının infaz
edildiği günlerde veya mahkumlarla ilgili yeni düzenlemelerin gündeme geldiği
günlerde gazeteler gelmez, böylece tutukluların olay çıkarması engellenmiş
olurdu.
4 Haziran'ı , 5 Haziran'a bağlayan baharın bütün tazeliği ile kendini gösterdiği
böyle günlerden biriydi. O yıllar bize bahar gelmez, şairin :"Bahar gelmiş,
çiçek açmış neyleyim" mısraları dilimizden eksik olmazdı. Sabah günlük haberleri
herkesten önce okumak için gazetelerin gelmesini bekliyorduk. Bir saat, iki saat
derken vakit öğleyi bulmuştu ama gazeteler gelmemişti. Hepimizin içine kurt
düşmüştü. Acaba kim? Bugün kimi asacaklar? Çok beklemeden sorumuzun cevabını
almıştık. Bir fırsatını bulan cezaevi terzisi kapıya gelerek mazgalı açmış ve o
korkunç haberi vermişti
"Bahçede sehpa kuruluyor, bu gece Halil'le Selçuk'u asacaklar !..."
Koca bir koğuş bir anda depreme uğramış gibi sarsılmıştı. Önce ürkütücü bir
sessizlik ve şok hali yaşamış, sonra çaresizlik içinde ne yapacağımızı şaşırmış
vaziyette sağa sola koşturmuştuk. Bu koşuşturma ölüm korkusunun veya panik
halinin bir neticesi değil, çaresizliğin, onlara ulaşamamanın bu zor saatlerde
onları teselli edememenin bir neticesiydi. Acaba kararı radyodan duyunca ne
demişlerdi? Genç yüreklerine korkunun hançeri batmış mıydı? Bütün bir koğuş tek
bir kalp olmuş onları düşünüyor onlarla ölümü paylaşıyorduk.
Haberi aldıktan bir kaç dakika sonra, mahkumları toplayarak kısa bir konuşma
yaptım. Kur-an bilenlere cüzleri dağıtarak gün boyu sabaha kadar Kur-an
okumalarını söyledim. Yapacağımız tek şey vardı; dua ve Kur-an'la onlara
ulaşmak...
Gece saat 24:00'e kadar iki hatim indirdik. Akşam olunca saat 21:00'den itibaren
her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak, sela okumaya, Peygamber
Efendimiz(s.a.v)'e salat-ü selam getirmeye başladım. Koğuş penceresinden
yükselen sesin, onların ölümle dolmuş hücrelerine kadar girdiğine inanıyor,
salat-ü selamları o duygularla okuyordum...
Cezaevinde idamların infazı 01:00'de olurdu. Son defa sela okumak üzere
pencereye çıktım. Halil'in mahkeme salonunda iken söylediği sözler aklıma
geldi...
"Yağmurun hafif çiselediği bir gecede asılmak isterdim."
Elimi koğuş parmaklıklarından dışarı uzattım, avucumu göğe doğru açtığımda aman
Allah'ım bir yağmur Halil'in duasına icabet edercesine çiseliyordu. Kendi
kendime "Ah Halil'im! O gün Rabbimizden güneşleri yağdırmasını isteseydin,
Rabbim o güneşleri bile yağdırırdı" diye mırıldandım.
Bir koğuş göklerle birlikte Halil ve Selçuk'a ağlıyordu.
Yorgun bir geceden sonra gardiyanların, "müdür çağırıyor" çağrısıyla uyandım.
Cezaevi müdürü üç kişiyi odasına çağırmıştı. Halil'in asılmadan önce her birine
ayrı ayrı yazarak bıraktığı hediye ve emanetleri bize takdim ediyordu.
Eşyalarını alarak koğuşa geldik. Halil'in son anda yazdığı yazıları bizi
rahatlatmış, ölüme metanetli gittikleri konusundaki kanaatlerimizi
pekiştirmişlerdi.
Nitekim koğuşa geldikten sonra bazı gardiyanlar idamı anlatarak: "Bu gece
Buca'ya rahmet yağdı" demişlerdi. Önce Selçuk, sonra Halil idam edilmişlerdi.
İkisi de sehpaya metanetle gelmiş, Kelime-i Şahadet getirdikten sonra
altlarındaki sehpa çekilmişti. İpte bir müddet sallandıktan sonra sanki ilahi
bir el uzanarak ikisini de kıbleye çevirmişti. Bir gardiyan: "Halil'i
indirdiğimizde başındaki takke yana düşmüş, hafif yatmıştı. Biz böyle bir şey
görmedik." diyordu.
Sonra infazda bulunan Buca Muradiye İmamı şöyle diyordu. "Bana hiç evliya gördün
mü diyenlere; evet... Halil ile Selçuk'u gördüm diyeceğim..."
Halil'in bize emanet ettiği eşyalar koğuş başkanı olduğum için bana takdim
edildi. Hepsini tek tek inceledim. Özel eşyalarını ayırdım. Notlarını okudum,
notlar daha çok kılınan kaza namazları ile tutulan oruçların listesiydi. Ölümle
ilgili ayet ve hadisler bir sürü ilmihal bilgisi ile ilgili notlar.
Eşyalar arasında gazete kağıdına sarılmış küçük bir paket dikkatimi çekti. Çorap
ve iç çamaşırı olacağını sanmıştım. Açtım ve baktım ki " Etrafı oyalı yeşil bir
baş örtüsü " o an nasıl duygulandığımı, nasıl bir gözyaşı anaforuna tutulduğumu
anlatamam. Bütün koğuş ağlıyordu.
Rahmetli Halil tutuklanmadan kısa bir zaman önce evlenmiş, murad alamadan
hapishane köşelerine düşmüştü. İhtimal ki; iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde
eşinin baş örtüsü onun dert ortağı olmuştu.
Dağıtabilir eşyaları dağıttıktan sonra, kalanları postayla babasına gönderdik.
Halil'in babası çok dindar, çok mütevekkil bir adamdı. Annesi de öyle. Çok
sonraları tahliyeden sonra evlerini ziyaret ettiğimde bu aileden böyle bir
yiğidin nasıl çıktığını anlamıştım. Eşyaları gönderdikten takriben iki hafta
sonra Halil'in babasından hepimizi ürperten bir mektup geldi. Şöyle diyordu:
Halil'in annesi; oğlum şehit oldu mu? Olmadı mı? diye çok üzülüyordu. Bir gece
rüyasında kendini cennette görüyor. Bütün sahabeler toplanmış Hz. Peygamber(s.a.v.)'i
bekliyorlar. Halil'in annesi hanım sahabilerden birine yaklaşıp soruyor: Bugün
burada ne var ki böyle toplanmış bekliyorsunuz!
Hanım sahabi cevap veriyor: Bilmiyor musun, bugün burada şehit Halil Esendağ'ın
düğünü var. Nikahını Hz. Peygamber(s.a.v.) kıyacak onun için bekliyoruz.
Bu rüyayı kime anlattıysak gözyaşlarını tutamamış mescide kapanıp ağlamıştı.
ŞEHADET 5 HAZİRAN 1983
Kaynak : "Eylül'de gel" dediler. Kitabı.
Hikaye : Yusuf Soylu , Nizamettin Coşkun
Özeltip Bandırma Cezaevi 8.9.1999 / Bandırma
|
|
İDAM SEHPALARINDAN
HAKK'A YÜRÜDÜLER...
İzmir’de Şadırvanaltı Camii’nde müezzinlik
yapan Kazım Hoca, düşünce ve duygularımın örtüştüğü bir ağabeyimdi.
Bir gün kendisini ziyarete gittim. Kazım Hoca müezzin odasında
bulunanlarla sohbet ediyordu. Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca da
oradaymış. Kazım Hoca orada bulunanlara beni tanıştırırken, Ülkücü
olduğumu, cezaevinde yattığımı söyleyince, Abdullah Hoca da Halil
ile Selçuk’un infazında imam olarak bulunduğunu söyledi. Bu ne güzel
bir rastlantıydı Yarabbi...
Bir müddet sonra, Abdullah Hoca bana, “Ne
mutlu onlara. Allah’ın izniyle onlar şehittir... Her hareketlerine
şahit oldum. Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir
getirerek, Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...” dedi. Bir
müddet nefeslendikten sonra, olayı başından itibaren anlatmaya
başladı:
“Daha önce de din görevlisi olarak idam edilen
solcu gençlerin infazında bulunmuştum. Onlar infaz sırasında
-Allah’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde
bulunmamı kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve,
kimi sigara istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı.
Onlarda bizim insanlarımızdı. İnancı düşüncesi ne olursa olsun,
cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik insanların ölümünü seyretmek
beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına inanmıyorlardı ama
inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı. Bu
sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir
ediyordum. Onlar infaz edilirken
-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba
nasıl davranır?, diye içimden geçirmiştim...
Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde
telsizlerle evime gelip,
-Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir
misin?, dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne
gelmiştik. Her taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince,
infaz yapılacağını anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona
götürüldüm. Savcılar, hakimler, komutanlar, doktorlar, infaz
görevlileri oradaydı. Orada bulunanların bir kısmı, heyecanlı bir
telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.
Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan
kelepçeli olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine
kadar uzanan kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi,
ayaklarında beyaz çorap ve terlik vardı.
-Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O
an çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...
Orada bulunanların çoğu onlarla helalleşti.
Hücrelerinde yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na
teslim ettiler. Heyet huzurunda doktor,
-Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda
ikisi de,
-Elhamdülillah taş gibiyiz. Hiç bir
şikayetimiz yok, demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de
cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istemişti. Telkinde
bulunmak için yanlarındayken bana çok saygılı davrandılar.
Kendilerine,
-Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir
kaderi yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret
hayatına açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu
imtihanı tamamlayanlara, dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri
sevinçle parlıyordu.
-Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, dedim.
-Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza
söyleyin, ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz
kıldılar. Ellerini kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı
unutamıyorum... Yüzleri o kadar nurlanmıştı ki...
Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı
bahçeye çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz
gibiydi. Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir
manzara vardı... Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti.
Bir an, kendimi onların yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda,
dünyadan alacağım fazla bir lezzet de kalmadığı halde, çok
korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın titrediğini hissediyordum.
Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan normal olabilmek, kamil
bir imana sahip olmayı gerektirirdi...
İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un
yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.
-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim.
Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki
tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a
bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli
Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk
urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru
boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı
bekletildikten sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un
boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri
bir başka aleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum...
Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı. Ona
da,
-Halil, Allah’a gidiyorsun, dedim. O da,
tebessümle başını sallayarak,
-Biliyorum
Hocam!, diyerek karşılık verdi ve tekbir getirerek sehpaya yürüdü.
Urgan boynuna geçirilirken o da, Cellat’a bir şeyler söyledi.
Cellat, aynı tavrı göstermişti. Kelime-i şahadet getirirken Cellat,
tabureyi ayağının altından çekti. Halil de, Selçuk gibi boynu bükük
kıbleye bakar halde, ruhunu teslim etti. Halil’in de boğazından
urganı Savcı çıkardıktan sonra, masaya yatırdılar. Halil’in de
gözleri açıktı; sevinçle uzaklara bakıyordu… Gözlerini kapatıp, ona
da Yasin okudum.
Mesleğim gereği nice ölü görmüştüm; fakat
bunlar hiç ölüye benzemiyordu... Onlarda yorgun bir müminin uyku
hali vardı. Selçuk ile Halil’in, Cellat’a ne söylediklerini merak
ediyordum. Duvarın kenarında çömelip, önüne bakan Cellat’ın yanına
gittim. Halil ile Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda,
-Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana
küfür ediyordu; bunlar ise,
-Hakkını helal et, dediler... diyerek, içini
çekiyordu…”
Mehmet Karanfil
|